Emine kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emine kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tebessüm niyetine … :)


Tebessüm niyetine … :)

Tavuğun biri dua etmiş Ya Rabbi şu üç yumurtada ki yavrularım dindar olsun diye.. Zaman geçmiş yumurtanın biri çatlamış içinden elinde tesbih ile bir civ civ çıkmış.. Biraz daha zaman geçmiş bir yumurta daha çatlamış içinden namaz halinde bir civ civ çıkmış.. Günler geçmiş ama bir türlü sonuncu yumurta çatlamıyormuş. Tavuk dayanamayıp yumurtaya vurmaya başlamış ve içerden bir ses anneee beni beklemeyin ben itikafdayım… :))

Mekki ve Medenî Sûreler:



Mekki ve Medenî Sûreler:

Ayet-İ kerimelerin mekkî ya da medenî oluşlarını tayin oldukça kolay ol­makla birlikte aynı kolaylık sûreler için maalesef söz konusu olmamaktadır. Genellikle kısa sûrelerin bir defada bir yerde nazil olduğu düşünülebilirse de uzun ve hattâ yüzlerce âyetten oluşan sûrelerin bir defada ve bir yerde nazil olmuş olmaları mümkün değildir. Buna binaen nüzulü Mekke-i Mükerreme'de başhyarak Medine-i Münevvere'de de âyetleri inmeye devam eden ve Medine-i Münevvere'de inmesi tamamlanan birçok sûre vardır. Sûreleri mekkî ya da me­denî oluşlarında âlimler arasındaki ihtilâf da buradan gelmektedir. Ancak inme­ye başlaması zamanı nazar-i itibara alınarak mekkî-medenî tesbitinde Kur'ân'in 93 sûresinin Mekke-i Mükerreme'de, 21 sûresinin de Medine-i Münevvere'de inmiş olduğunu söylemek mümkündür.

Sûreleri, nazil oldukları tarihe göre şöyle tasnif etmek mümkündür:

a) Mekke devrinin ilk beş senesinde nazil olan sûreler altmış sûre olup şun­lardır: Fatiha (1), Isrâ (17), Kehf (18), Meryem (19), Tâhâ (20), Enbiyâ (21), Kaf (50), Zâriyât (51), Tûr (52), Necm (53), Kamer (54), Rahman (55), Vakıa t 56), Mülk (67), Kalem (68), Hakka (69), Meâric (70), Nûh (71), Cinn (72), Müzzemmil (73), Müddessir (74), Kıyâme (75), İnşân (76), Mürselât (77), Nebe' (78), Nâziât (79), Abese (80), Tekvîr (81), İnfıtâr (82), Mutaffifîn (83), İnşikak (84), Bürûc, 85), Târik (86), Alâ (87), Ğâşiye (88), Fecr (89), Beled (90), Şems (91), Leyi (92), Duhâ (93), İnşirah (94), Tın (95), Atak (96), Kadr (97), Beyyine (98), Zilzâl (99), Adiyât (100), Kâria (101), Tekâsür (102), Asr i 103), Hümeze (104), Fîl (105), Kureyş (106), Mâûn (107), Kevser (108), Kâfirûn (109), Mesed (111), İhlâs (112), Felak (113), Nâs (114).

b) Mekke devrinin ortalarında yani bi'setin 5-10 yıllan arasında nazil olan sûreler on yedi olup şunlardır: Ankebût (29), Rûm (30), Lokman (31), Secde (32), Sebe* (34), Fâtır (35), Yâsîn (36), Sâffât (37), Sâd (38), Zümer (39), Mü'min (öâfır 40), Fussılet (veya Secde 41), Şûra (42), Zuhruf (43), Dühân ı44), Câsiye (45), Ahkâf (46).

c) Mekke devrinin sonlarında yani bu devrenin son üç senesi nazil olan sû­reler on beş olup şunlardır: En'âm (6), A'râf (7), Yûnus (10), Hûd (11) Yûsuf (12), Ra'd (13), İbrahim (14), Hıcr (15), Nahl (16), Hacc (22), Mü'minûn, 23), Fürkan (25), Şuarâ' (26), Nemi (27), Kasas (28).

d) Medine devrinin ilk iki senesi yani hicretin birinci ve ikinci senesi nazil olan sûreler altı olup şunlardır: Bakara (2), Enfal (8), Muhammed (Kıtal 47), Saff (61), Cum'a (62), Teğâbün (64).

e) Hicretin üçüncü ve dördüncü yıllarında üç sûre nazil olmuştur. Bunlar: Alu İmrân (3), Mücâdile (58) ve Haşr (59) sûreleridir.

f) Hicretin 5-8. senelerinde dokuz sûre nazil olmuştur. Bunlar: Nisa' (4), Maide (5), Nur (24), Ahzâb (33), Fath (48), Hadîd (57), Mümtahıne (60), Münâfikûn (63) ve Talâk (65) sûreleridir.

g) Hicretin dokuzuncu ve onuncu yıllarında da şu dört sûre nazil olmuştur: Tevbe (9), Hucurât (49), Tahrîm (66), Nasr (110). [1]

Sûrelerin, sahabe ve tabiûndan gelen nakiller dışında mekkî veya medenî oluşlarını tayinde alimler onlardaki bazı üslûb özelliklerinden de yararlanma yoluna gitmişler ve mekkî sûrelerin ortak özelliklerini şöyle tesbit etmişlerdir:

a) İçinde secde âyeti bulunması.

b) Bakara ve Alu İmrân hariç olmak üzere başında hurûf-ı mukattaa bulun­ması.

c) Bakara hariç içinde Adem ve İblîs kıssasına yer verilmesi.

d) Bakara hariç geçmiş peygamberlerin ve ümmetleri ile mücadelelerinin anlatıldığı kıssalara yer verilmesi.

e) Bazı istisnalarla içinde "Ey insanlar!" hitabı bulunması.

f) İçinde "Kellâ" lâfzı bulunması

g) Muhteva olarak tevhid, nübüvvet, âhiret gibi itikadı konulara yer veril­mesi.

Yine bu kabilden olarak: Hadlerden ve miras paylarından bahseden, Ankebût Sûresi hariç olmak üzere münafıklardan bahseden, bazı istisnalarla birlikte "Ey iman edenler!" hitabı bulunan sûrelerle genel olarak ibadet ve mu­amelâttan, yahudi ve hristiyanların bâtıl inançlarından cinayetlerinden, mukad­des kitapları tahrif etmelerinden bahseden sûreler de medenî sayılabilirler.[2]

* * *

Bu eserin hazırlanmasında el-Kütübü's-Sitte'ye (Dârimi’nin Sünen'i, İmam Malik'in Muvatta'ı ve Ahmed ibn HanbePin MüsnedM ile birlikte el-Kutubu't-Tis'a) ek olarak gerek rivayet ve gerekse dirayet tefsirlerinden büyük bir çoğun­luğu taranmıştır. Bazan müracaat edilen eserler bir yana bırakılacak olursa baş­tan sona taranan eserleri şöylece sıralıyabiliriz:

1. Ebu'l-Hasen Ali ibn Ahmed el-Vâhıdî, en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl, Beyrut (Dâru MektebetuH-Hilâl) 1985 (İkinci baskı).

2. Celâluddin Abdurrahman ibn Ebî Bekr es-Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl fî Esbâbi'n-Nuzûl (Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm Tefsîru'l-Celâleyn hamişinde), Kahi­re (el-Mektebetu't-Ticâriyye el-Kubrâ), tarihsiz.

3. İbn Hİşâm, es-Sîretu'n-Nebeviyye, tahkik: Mustafa es-Saka, İbrahim el-İbyârî ve Abdu'l-Hafîz Şelebî, Beyrut (Dâru İhyâi't-Turâsi'l-Arabî, 1391/1971 (Üçüncü baskı).

4. Ebu Abdurrahman Mukbil ibn Hâdî el-Vâdi'î, es-Sahîhu'1-Musned min Esbâbi'n-Nuzûl, Kahire (Mektebetu İbn Teymiyye), 1408/1987.

5. Abdülfettâh el-Kâdî, Esbâbu'n-Nüzûl mine's-Sahâbe ve'1-Müfessirîn, Kahire tarihsiz (Birinci Baskı)

6. Ebu Ca'fer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân fî Tefsîri'l-Kur'ân, Dâru'l-Ma'rife, Beyrut 1398/1978 (el-Matbaatu'î-Kubrâ el-Emîriyye Bulak-Mıstr 1323 baskısından ofset).

7. el-Hâfız İbn Kesîr, Tefsîru'1-Kur'âni'l-Azîm, tahkik: Dr. Muhammed İb­rahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Abdu'1-Azîz Guneym, Kahraman yayınları, İstanbul 1985.

8. Ebu'l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman ibn Ali ibn Muhammed el-Cevzî el-Kuraşî el-Bağdâdî, Zâdu'l-Mesîr fi Îlmi't-Tefsîr, el-Mektebu'1-İslâmî, Dimaşk ve Beyrut 1385/1965 (Birinci baskı).

9. Abdurrahman ibnu'l-Kemâl Celâluddîn es-Suyûtî, Tefsîru'd-Durru'l-Mensûr fi't-Tefsîri'1-Me'sûr, Dâru'1-Fikr, Beyrut 1409/1988 (İkinci baskı).

lO. Ebu Abdullah Muhammed ibn Ahmed el-Ansârî el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi'1-Kur'ân, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Beyrut 1408/1988, (Birinci baskı).

11. el-İmam el-Fahr er-Râzî, et-Tefsîru'1-Kebîr, Dâru'l-Kutubi'l-İlmiyye, Tahran tarihsiz.

12. Şihâbuddîn es-Seyyid Mahmûd el-Alûsî el-Bağdâdî, Rûhu'I-Ma'ânî fî TefsîriYl-Kur'âni'l-Azîm ve's-SebYl-Mesânî, İhyâu't-Turâsi'l-Arabî, Beyrut tarihsiz.

13. Nizamuddîn el-Hasen ibn Muhammed en-Neysâbûrî, Garâibu'l-Kur'ân ve Rağâibu'l-Furkân (Taberî Tefsiri kenannda), Kahire, Bulak 1323.

14. Abdurrahman ibn Muhammed ibn Mahlûf es-Seâlibî, el-Cevâhiru'l-Hısân fî Tefsiri'1-Kur'ân, Beyrut tarihsiz,

15. Izzuddîn Ibnu'I-Esîr Ebu'l-Hasen Ali ibn Muhammed el-Cezerî, Usdü'l-öâbe fî Ma'rifeti's-Sahâbe, Tahkik: Muhammed İbrahim el-Bennâ, Muhammed Ahmed Aşûr, Mahmud Abdülvehhâb Fâyid, Kahire, tarihsiz (Dâru'ş-Şa'b neşri).

16. Taberânî, el-Mu'cemu'1-Kebîr, tahkik: Hamdi Abdülmecid es-Selefî, Bağdad 1979.[3]






[1] Kaynak: Ömer Rıza Doğrul. Tanrı Buyruğu Kur'ân-ı Kerimin Tercüme ve Tefsiri, Ahmet Halit Yaşaroglu Kitapçılık ve Kâğıtçılık. C. 1. s. X-XII.


[2] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/8-10.


[3] Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/10-11.

Osmanlı'da Adalete küçük bir örnek Molla Fenari hz.den


Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı... Fakat alış-verişin hemen arkasından atın hasta olduğunu farketti. İade etmek istedi ancak satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama almak istedi.


Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben ödeyeceğim" dedi.


Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi.


Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkan şimdi yok.


Senin zararına benim makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben şahsen ödeyeceğim" dedi ve ödedi...

Haram olan domuz ile ilgili hadis


214 - Hz. Cabir (radiyallahu anh) anlatiyor: Mekke'nin fethedildigi sene Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'i Mekke'de isittim, soyle buyuruyordu: "Cenab-i Allah icki, olmus hayvan, domuz ve putun alim-satimini yasakladi." Bunun uzerine: "Ey Allah'in Resulu "olmus hayvanlarin ic yagi hakkinda ne buyurursunuz, zira onunla gemiler yaglarin, derilere surulur, kandiller aydinlatilir" dendi. Cevaben: "O (nun satisi) haramdir" buyurdu ve ilave etti: "Allah Yahudilerin canini alsin. Allah onlara olmus hayvanlarin ic yagini haram kildigi vakit bu yagi erittiler, sonra satip parasini yediler."
Buhari, Buyu 112, Megazi 50; Muslim, Musakat 71 (1581); Ebu Davud, Buyu 66 (3486); Tirmizi, Buyu 93, (7, 309-310); Ibnu Mace, Ticarat 11, (2167).

Yeni Blogger arkadaşlarımıza hoşgeldiniz diyorum..


Selamünaleyküm ve rahmetullahi ve berakatuh içiyle dışıyla müslüman olanlara.. İslam adına hayırlı işler yapanlara.. Gayretimiz hep O zül-celali vel-ikrama layık hizmetler verebilmek..
Bu yazımda yeni blog açmış arkadaşlarımız var onları sizlere tanıtabilmek ve bir nebzede olsa onlara destek olabilemek..

http://imanlidost.blogspot.com Blog açıklamasında "müslümnca yazılar" diyerek zaten kendisini çok güzel ifade etmiş benim üzerine bir ilave yapmama gerek kalmamış iman ve itikadi yayınları dikkatimi çektiği için takibime aldım. Başarılarınızın devamı dilerim..

http://osmanlldevleti.blogspot.com/ Bu blogumuzda çok yeni ve kendisini tebrik ediyorum yayınları tarihi gerçekleri yansıtıyor ve kaynak belirterek yayın yapıyor. Başarılarının devamını diliyorum..

http://salihinsan.blogspot.com/ Çok yeni bir blog inşaAllah eksiklerini tamamlayıp güçlü bir şekilde cihadına devam eder diye umuyorum..

http://wayonly.blogspot.com Çok yeni olmakla beraber ingilizce yayın yapması çok güzel bir fikir umarım cihadı mübarek olur hayırlara vesile olur..

Arkadaşlarıma güzel bir tavsiyede bulunmak istiyorum.. "Hakkımızda" adı altında gerek kendisi ve gerek blogları hakkında öz olarak anlatan bir sayfayı görmeyi çok isterdim.. Başarılarınızın devamı dilerim..
Şimdilik bu kadar Allah yar ve yardımcıları olsun kendilerinin sıkı takipçileriyim..

ihbarweb.org.tr 'de ALLAH(CC) PEYGAMBERE (SAV) HAKARET EDİLDİĞİNDE DİYE BİR MADDE YOK ???


http://www.ihbarweb.org.tr/
 
5651 sayılı yasanın 8. maddesinde yer alan;
 1- İntihara Yönlendirme,
 2-Çocukların Cinsel İstismarı,
 3- Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Kullanılmasını Kolaylaştırma,
 4- Sağlık için Tehlikeli Madde Temini,
 5- Müstehcenlik,
 6- Fuhuş,
 7-Kumar Oynanması için Yer ve İmkân Sağlama,
 8-Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar
ile ilgili yeterli şüpheye sahip olduğunu düşündüğünüz içeriği, aşağıda yer alan ilgili alandan seçim yaparak ihbar edebilirsiniz.
ALLAH(CC) PEYGAMBERE (SAV) HAKARET EDİLDİĞİNDE DİYE BİR MADDE YOK ???

Kendi kendine yanan bebek


Hindistan'ın Tamil Nadu kentinde 3 aylık oğulları Rahul'un kendi kendine yanması 23 yaşındaki anne Rajeshwari Karnan ve 26 yaşındaki kocası Karnan Perumal'ı şaşkına döndürdü.

"Spontaneous human combustion"-SHC (Kendiliğinden insanın tutuşması) olarak adlandırılansendromla dünyaya geldiği söylenen bebek hastanede 24 saat boyunca gözetim altında tutuluyor.
Mayıs ayında dünyaya gelen Rahul, ailenin göz bebeği idi. Ancak kısa süre sonra bu mutluluk dehşete dönüştü. Doğumdan bir hafta sonra, genç kadın, bebeğinin çığlığını duyup, koştuğunda, karşılaştığı sahne korkunçtu. Genç kadının bebeği yanıyordu. Genç kadın o anları "Karnında ve sağ dizinden alev yükseliyordu" sözleriyle anlatıyor: 
"Beli ve sağ ayağı alevler içindeydi.  Ben ve kocam onu büyük bir havluyla söndürdük ve hastaneye götürdük. Üzerinde herhangi bir yanıcı maddeye rastlanmadı" 
Şaşkın anne bebeğinin kendi kendine 3 kez daha yandığını belirtti. Rahul'u inceleyen doktorlardan Narayan Babu, "Bebeğin ailesi açısından durum daha da vahim. Aile çocuklarının hayatından endişeli. Testlerin sonuçlarını bekliyoruz" dedi. 
İngiliz uzman Brian J. Ford ise insanın vücudunda bulunan aşırı aseton kimyasalının da bu tür olaylara neden olabileceğini söyledi.

AB'nin aldığı '1967 sınırları dışında İsrail ile işbirliği yapılmasın' kararının ilk adımını Hollanda attı.


AB'nin aldığı '1967 sınırları dışında İsrail ile işbirliği yapılmasın' kararının ilk adımını Hollanda attı. Hollanda hükümeti, Kudüs'te büyük bir ihale kazanan ülkenin en büyük mühendislik şirketinden söz konusu işi bırakmasını talep etti.
Ajanslarda yer alan habere göre; Avrupa Birliği'nin ay başında 28 üye ülkesine gönderdiği ‘İsrail ile 1967 sınırları dışındaki tüm ekonomik, kültürel ve ticari çalışmalarının durudurulması' kararının ardından ilk adım Hollanda'dan geldi. Hollanda hükümeti ülkesinin en büyük mühendislik şirketinden 1967 sınırları dışında kalan Batı Şeria'da yürüttüğü çalışmalarını durdurmasını istedi. Hollanda Dışişleri yetkililerinden yapılan açıklmada ismi verilmeyen şirkette bu bölgedeki işlerini bırakması istendiği doğrulanarak bunun ilk adım olduğu yakın bir zamanda bir çok Avrupa ülkesinin de benzer adımlar atacağı ifade edildi. Holllanda Dışışleri Bakanlığı yetkilileri kararlarına gerekçe olarak AB'nin ay başında aldığı kararı göstererek şirketin iş yaptığı bölgenin 1967 sınırları içindeki Filistin devletine ait olması olarak belirtildi.
Diğer devletler de sırada
Hollanda hükümetinin bu kararına Tel Aviv yönetimi şimdilik bir tepki vermezken İsrail hükümetinin 2020 Harizon Projesi kapsamında AB'nin aldığı bu kararların kendi bekaası için kritik derecede hayati bir adım olarak değerlendirdiği belirtiliyor. Öte yandan Hollanda hükümetinin attığı bu adımın benzerini diğer Avrupa devletleri de atmaya hazırlanıyor. İsrail gazetelerinden Yediot Ahronot bir çok Avrupa ülkesinin büyük şirket sahiplerine İsrail yerleşim bölgelerinde iş yapmamaları yönünde uyardığını yazdı. Gazete, İngiltere, Almanya, İsveç, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerin İsrail yerleşim bölgelerine ürün satmasının Yahudi yerleşim ile ekonomik ilişkilere girmenin hem yerel hem de uluslararası hukukun ihlali olduğu da yazıldı. Ayrıca diğer ülkeler vatandaşlarını yerleşilerdeki şirketlerle iş yapma konusunda da uyardığı belirtildi.
AB'NİN 'YASAKLARI İSRAİL'İ ZORLAYACAK
AB geçtiğimz Temmuz ayında 28 üye ülkesine gönderdiği bir kararla Birlik ülkelerinin ile yapılacak anlaşmalarda ve verilecek fonlarda 1967 öncesi sınırların dışına çıkılmasını yasaklamışt. 2014'te yürürlüğe girecek uygulamaya göre, AB ülkeleri ile İsrail arasında yapılacak anlaşmalarda Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'nin "İsrail Devleti toprağı olmadığını" belirten bir ifade yer alacak. 1967 sınırları dışında bulunan İsrail kurumları ile AB devletleri anlaşma yapamayacak ve fon sağlayamayacak.

Muhammed El Biltaci'nin şehit kızı Esma'ya mektubu..Ve Taif Duasıyla Sen'den istiyoruz Allah'ım



Esma'ya babasından son mektup, ağlayarak okudum.. Allah sabır versin çok zor...
İŞTE O MEKTUP
"Sevgili kızım ve değerli öğretmenim...
Sana elveda demiyorum bilakis yarın görüşmek üzere. Başı dik tuğyana isyan ederek yaşadın. Tüm engelleri reddederek hürriyete sınırsızca aşık oldun. Bu ümmet, uygarlıkta hak ettiği yeri alabilsin diye onu yeniden diriltmek ve inşa etmek için sessizce yeni ufuklar arıyordun. Akranlarının uğraştığı işlerle meşgul olmadın. Her zaman derslerinde birinci olmana rağmen öğrenmeye olan açlığın dinmedi.
Bu kısa hayatta sohbetine doyamadım. Vaktim, mutlu olacak ve eğlenecek kadar geniş değildi. Rabiatul Adeviyye'de son kez bir araya geldiğimizde, "Sen bizimle olduğunda bile bizden ayrısın" diyerek bana olan sitemini dile getirmiştin. Ben de sana, "Bu hayat birbirimize doyacak kadar geniş değil. Birbirimize doyalım diye Allah'tan cennetinde bize bu sohbeti vermesini temenni ediyorum" demiştim.
RÜYAMDA GELİNLİKLER İÇİNDE GÖRDÜM
Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana, "Bu gece senin düğün gecen mi" diye sordum. Sen de "Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak" demiştin. Çarşamba günü, öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında, senin rüyamda bana ne demek istediğini anlamış oldum. Allah'tan seni şehit olarak kabul etmesini niyaz ettim. Ve şehadetin, bizim haklı olduğumuzu ve düşmanımızın da batılın ta kendisi olduğu inancımızı pekiştirdi.
Son vedanda yanında olamamam, son bir kez seni görememem, alnına son bir öpücük konduramamam ve senin cenaze namazını kıldırma şerefine nail olamamam beni derinden üzdü. Beni bunları yapmaktan alıkoyan, ölümden veya karanlık hücerelerden korku değil, uğruna canını verdiğin davayı (devrimin hedeflerine ulaşması) sürdürebilmekti.
ZALİMLERE KARŞI BAŞIN DİK
Zalimlere karşı başın dik (göğsünü gere gere) direnirken gaddar kurşunlar göğsüne saplandı ve ruhun yüceldi. Ne kadar güzel bir azmin ve terbiye edilmiş bir nefsin vardı. İnanıyorum ki, sen Allah'a verdiğin söze sadakat gösterdin, Allah da sana verdiği söze... Öyle ki, şehadet şerefini bize değil de sana bahşetti.
ELVEDA DEMİYORUM
Son olarak, sevgili kızım ve değerli öğretmenim...
Sana elveda demiyorum bilakis görüşmek üzere.. Buluşmamız, yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser'de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah'a yakın, O'nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere, birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma..."




Başbakan Erdoğan canlı yayında gözyaşlarına boğuldu samanyoluhaber.com
Rabb'im bir an önce savaşlar bitsin ne olur ümmeti Muhammed helak oldu bir kurtuluş nasip eyle hayırlısıyla..

Allah Razı olsun Esma ve Onun gibi imanıyla zirveleşenlerden.. mekanları sekiz cennet olsun..

Rabb'im bizlere de böyle ağır imtihanlar verme.. Ne olur merhametine şu an çok ihtiyacımız var.. Taif'te sevgili peygamberimizin yaptığı duayı bugünkü sıkıntımıza göre dua ediyorum kabul eyle..

Allah’ım !Kuvvetimizin tükendiğimizi Sana arz ediyoruz.
Gücümüzün azaldığını,
İnsanların gözünde küçük düştüğümüzü Sana şikayet ediyoruz.

Ey Merhametlilerin En Merhametlisi !
Sensin ezilmişlerin Rabbi !
Sensin bizim Rabbimiz !
Bizi kimlerin eline bıraktın?
Bize gaddarlık yapan yabancıların eline mi?
Yoksa, davamızı ipotek edecek bir düşmana mı?
Eğer Sen bize gücenmedinse,
kesinlikle bunlara aldırmıyoruz.
Lakin iyiliğin bizi rahatlatacaktır.
Senin nuruna sığınırız;
karanlıkları aydınlatan nuruna,
dünya ve ahiretimizi kurtaracak nuruna…

Gelecek gazabın, bize ulaşacak öfkenden
kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyoruz.
Sana sığındık, yeter ki razı ol.
Güç ve kuvvet Sendendir,
yalnız Senden.


Allah'ım bu duayı sevgili peygamberim (sav) gibi ümmetin kalbiyle ve dualarıyla istiyoruz ne olur bizleri boş çevirme kabul et Ya Rabbi!

İsra 110 ayeti kerimenin sebebi nuzul


3- Meymun b. Mihran da şunu rivayet etmiştir:

"Rasulullah (s.a.v.) kendisine vahyolunan sûrelerin başına “Bismikallahumme: Allah’ım senin isminle” diye yazdırıyordu. Nihayet şu: “Muhakkak ki O, Süleyman’dandır. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyladır.” (Neml: 27/31) nazil olunca bundan sonra “Bismillahi’r-rahmani’r-rahiim” diye yazdırdı. Bunun üzerine Arab müşrikleri:

"Şu "Rahim" kelimesini biliyoruz. Ya bu "Rahman" kelimesi nereden çıktı?" dediler. Allah Teala da bu âyeti indirdi."[1]


قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَٰنَ ۖ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ وَلَا
تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلً


De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.


[1] Mürsel hadistir. İmam Ebu’l-Hasen Ali bin Ahmed el-Vahidi, Esbâb-ı Nüzul, İhtar Yayıncılık: 246. Vahidî, age. s. 207. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/580. Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 8/170.

İsra 110.ayet-i kerime sebebi nuzul kısaca



2- İbnu Abbas'tan (r.a.) İbnu Merduyeh ve başkası anlattı:

“Rasûlullah, Mekke'de bir gün dua etti. Duasında:

“Ya Allah, Ya Rahman” buyurdu. Müşrikler:

“Şu Sâbiîye bakın. Bizi iki ilâh'a duadan men ediyor, kendisi iki ilâh'a dua ediyor.” dediler. Allahü Teâlâ, İsra: 17/110 âyetini indirdi.”[1]

قُلِ ادْعُوا اللَّهَ أَوِ ادْعُوا الرَّحْمَٰنَ ۖ أَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَىٰ ۚ وَلَا
تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلً

De ki: “(Rabbinizi) ister Allah diye çağırın, ister Rahman diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.” Namazında sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.


[1] İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 1/428. Suyûtî, Lübâbu'n-Nukûl, 1,239. Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/580.

Rabiatul Adeviyye Camisi'nde yanmayan kur'an ayetlerinin meali çok manidar değil mi?


Emine Kaya

İLGİNÇ GERÇEKLER  -  Dün 10:56
Mısır guvenlik güçlerince yakılan Rabiatul Adeviyye Camisi'nde Kur'an-ı Kerim, tefsir ve Kitapları da kül Oldu. İşte Yanan Bir Kitaptan Geriye Bakın hangi Sûrenin oldugu Sayfa Kaldı.
Feth Suresi o da Gösteriler Boyunca Fetih Suresi Okunmuş Olması .. BURADA ne düşünülmesi gerekir sizce .. Hayırlı cumalar ..

Rabb'm biz kuluz aciziz.. Şanına yakışan affetmektir ne olur cümlemizi affet!!!...

Rabiatul Adeviyye Camisi'nde yanmayan kur'an ayetlerinin meali çok manidar değil mi?
Fetih suresi 3.ayeti kerime meali: Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.

4. ayet-i kerime meali:İnananların, imanlarını kat kat artırmaları için, kalblerine güven indiren O'dur. Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ındır. Allah bilendir, Hakim olandır.

Fetih 5. ayet-i kerime ise:İnanan erkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyar, onların kötülüklerini örter. Allah katında büyük kurtuluş işte budur.

Peygamberimin izinden..

Cumhuriyet’in hain ilan ettiği Yüzellilikler’in hikâyesi


Cumhuriyet’in hain ilan ettiği Yüzellilikler’in hikâyesi


Birinci Cihan Harbi bitmiş, sıra mağlupların hesaplarını kesmeye gelmişti. İtilaf Devletleri, ağır yaptırımlardan oluşan anlaşmaları masanın üstüne bir bir koyuyordu.

Diğer tüm devletlerle olduğu gibi Osmanlı da anlaşmaya varılmak üzere davet edildi. Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında yapılan görüşmelere İstanbul hükümetini temsilen Padişah’ın eski sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa memur edilmişti. Devletin bekasını emniyete almak niyetiyle girilen müzakereler daha ilk dakikalarda akamete uğradı. Zira anlaşma çerçevesinde Türk tarafına dayatılan hükümleri öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, ‘devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını’ ifade ederek görüşmelerden çekildiğini açıklamıştı.
Sevr imzası ile gelen hainler listesi
Bu sıralarda Anadolu’da neşet eden Ankara Hükümeti ise İtilaf Devleti temsilcilerine tebligatlar yollayarak İstanbul Hükümeti’nden ayrı bir bağımsız meclisin teşekkül ettiğini ilan ediyordu. Görüşmelerin tıkanmasının ardından İtilaf Devletleri, Anadolu’da direniş havasını kırmak için çeşitli hamlelerde bulundu. Yunanları Anadolu’nun içlerine sürerek Anadolu’da oluşan direnci kırmak istese de bu emel hiçbir zaman tamama eremeyecekti. Yarıda kalan görüşmelerin ardından İstanbul Hükümeti’ni temsil eden ikinci bir temsilci heyeti, İtilaf Devletleri himayesindeki bir gemiyle Paris’e yol alacaktı. Sadrazam Damat Ferit Paşa, ağır yaptırım ve kabul edilemez hükümlerin gölgesindeki Sevr Antlaşması’nı imzaladı. 10 Ağustos 1920’de varılan anlaşma, Ankara Hükümeti cephesinde büyük bir tepkiye hedef olurken, başta görüşmeleri yürüten heyet ve milli iradeye karşı gelenler vatan haini ilan edildi. Bundan sonra milli irade karşıtı her türlü eylemde bulunanlar yakalanıp hapisedilirken, paçayı kurtarmak isteyenlerse soluğu yurtdışında alıyordu. İlerleyen süreçte Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Kesintili ve uzun bir müzakere süreci sonucunda varılan anlaşma gereği gayrimüslimlerin hakları koruma altına alınıyordu. Konulan ayrı bir hükümle de Kurtuluş Savaşı zamanında Milli İrade’ye karşı gelen Müslüman vatandaşlara da genel af ile şefkat edilecekti. Ama bu anlaşmadaki hükmün geçerli olmayacağı bir zümre vardı ve Ankara Hükümeti içinde bu zümreye duyulan kin bir hayli büyüktü. Öyle ki, Lozan Barış Anlaşması’nın  (24 Temmuz 1923) mezkur af maddesine bir şerh konularak 150 kişilik bir grup, aftan mahrum bırakılmıştı. Peki kimdi yeni kurulmuş bir ülkenin ilk hainleri? Neden 150 kişiyle sınırlı tutulmuştu? Aralarında, Osmanlı Devlet ricalinden önemli isimlerin bulunduğu bakanlar, eski Mebusan Meclisi üyeleri, polisler, mülkiyeliler, askerler, gazetecilerin de olduğu bu liste neye göre tayin edilmişti?
‘Hain haindir! Prensibi ne?’
Lozan Barış Antlaşması’nın hükmünce uygulanacak Umumi Af maddesi dışında yer alan 150 kişi elbette önceden bilinmiyordu. İtilaf ülkelerinden koparılmış sayılan bu hakla hareket eden Ankara Hükümeti için sıra bu kontenjana sığdıracak isimlere gelmişti. Zira hem hakim hem savcı konumunda bulunan meclis için hainlerin sayısı 10 binleri buluyordu. Bu derecede geniş çaplı bir listenin 150 kişiye indirilmesinde hangi prensibin korunacağı ise Meclis’te tartışma sebebi oldu. Dahiliye vekilinin çıkardığı 600’lük liste önce 300’e indirildi fakat Lozan Antlaşması’nda belirlenen 150 kişilik listeyi seçmek kolay olmadı. Oturumu yöneten Fethi Bey (Okyar) bir Ramazan gününe denk gelen ve hararetli atışmalara sahne olan oturumu yönetmekte zorlanıyordu. İsimlerin okunması esnasında, kimi vekiller seslerini yükselterek ‘Hain haindir! Prensip gerekmez’ diyerek itiraz ediyor, araya girerek ‘falancayı da dahil edin, o da haindir!’ diye bağırıyorlardı. 16 Nisan 1924 günü yapılan ve bir hayli uzun süren oturumda makus talihli 149 kişi oy çokluğuyla belirlendi. Boşta kalan yere Köylü Gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek 150 kişilik kontenjan tamamlandı. Liste oluşturulurken vekillerden her türlü menfi yorumlar, ısrarlar eşliğinde ilave isimler, tahkir içerikli cümleler Dahiliye Vekili İçişleri Bakanı Ahmet Ferit’in (Tek) konuşmasını kesiyordu. Dönemin sakıncalı kişisi Damat Ferit Paşa’nın ismi liste için okunduğunda, kalabalık arasından ‘Çoktan cehenneme gitti!’ diyenler bile olmuştu. (Listenin düzenlenmesinden evvel Ekim 1923’te öldü.) Falanca Yunan bayrağını öpmüştü, filanca azılı haindi sesleri eski Meclis’in duvarlarında yankılanıyorken, istediği isimleri listede görenler de Dahiliye Vekili’ne ‘Allah sizden razı olsun!’ diyerek şükranlarını sunuyordu.
Listeye alınanların yarısından fazlası Çerkez
Alınan kararla af maddesine konulan 150’likler şerhi, yurtdışına çıkan ‘hainlerin’ öncelikle vatandaşlıktan çıkarılmasını gerektiriyor ve Türkiye’de ikamet etmeleri yasaklıyordu. Mezkur şahısların Türkiye sınırları içinde bulunan mallarını tasfiye etmeleri için dokuz aylık bir mühlet verilecekti. Kabarık listedeki yasaklıların başında Son Padişah Vahdettin’in mahiyeti olmak üzere eski Kabine Azaları, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyet, Kuvay-ı İnzibatiye, Çerkez Ethem’in avanesi ve dönemin ünlü gazetecilerinden Falih Rıfkı bulunuyordu. Hâlâ milli irade karşıtı eylem içinde olanlar meclis zabıtlarında özellikle belirtilirken, makus listede yer alanlar karar alındığında çoktan dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı. O dönemlerde hakkında tevkifat (tutuklama) kararı çıkarılan siyasiler, öncelikle İngiliz Konsolosluğu’na sığınıyor, oradan da vapurla sair ülkelere yerleşiyordu. Liste içinde yer alanlardan 86 kişinin Çerkezlerden oluşması listenin bir diğer dikkat çeken tarafıydı. Başta Çerkez Ethem’in kardeşleri Reşit ve Tevfik olmak üzere dokuz kişi, ‘Şark-i Karib Çerkezleri Cemiyeti’ kongresine katılan 18 kişi, Gönen ve dolaylarında Anzavur’la işbirliği yaptıkları gerekçesiyle 40 kişi ve diğerleri de Kuvay-ı İnzibatiye ve Vahdettin’in maiyetinde bulunmaktan dolayı listeye dahil edilmişlerdi.
14 sene sonra gelen af, yaraları sarmadı
Aradan geçen yıllarla beraber, Cumhuriyet’in ilk yıllarında hain ilan edilen 150 kişi için menfi-müsbet gazete yazıları yazılıyor ve özellikle devrin önemli yazarlarından sayılan Refik Halit (Karay)’ın tekrar yurda dönmesi için çağrılar yapılıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi 16 Temmuz 1938 tarihinde çıkardığı yeni bir kanunla bir zamanlar umacı ilan edilen zümrenin vatana dönmelerindeki engelleri kaldırdı. Ancak kanun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bu kişilerin sekiz yıl boyunca devlet kademelerinde memur olarak çalışmalarına izin verilmedi. Askerlik, hakimlik ve zabitlik gibi eski mesleklerini yapabilmelerine de imkan kılınmamıştı. Bundan dolayı 150’liklerin birçoğu memleketlerine dönmeye bir engel olmamasına karşın, bulundukları yerden ayrılmayacak ve bazıları yurtdışında yoksulluk içinde ölecekti. Bu isimlerden Refik Halit, kaldığı Halep’ten ayrılarak 16 yıllık bir sürgünün ardından yurda döndü. Aydede Mizah Dergisi’ni çıkardı. Alemdar Gazetesi sahibi Ref’i Cevat (Ulunay) da affın ardından yurda dönenlerden. İstanbul’a gelince gazeteciliğe devam etmiş, Yeni Sabah ve Milliyet gazetelerinde vefatına kadar çalışmıştır. Eski Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise çıkarılan kanun sonrası Yunanistan üzerinden Mısır’a geçmiş, El Ezher Üniversitesi’nde ömrünün sonuna kadar ders vermeyi tercih etmişti (1954). Sevr Anlaşması’nı imzalayan heyetin içinde bulunan ve devrin hatırı sayılır isimlerinden şair, filozof ve devlet adamı Rıza Tevfik ise, af sonrası Hicaz, Amerika, Ürdün ve Lübnan üzerinden yurda geri döndü. Kendi tabiriyle ‘hesaplaşmak için değil, vedalaşmak için’ gelse de, kimseden alaka göremedi. Rıza Tevfik, yaşamını Vakıf Gurebâ Hastanesi’nde yitirecekti. 150’likler listesinin en çarpıcı isimlerinden olan ve düzenli birliklere katılmayı reddeden Çerkez Ethem ise o hengamede Yunanistan üzerinden Berlin’e gitti. Burada tedavi gördükten sonra Umman’a geçerek hayatının sonuna (1948) kadar burada yaşadı.

 
Milli Mücade yıllarından bir kare. Mustafa Kemal Paşa’nın sağ tarafında bulunan Çerkez Ethem.

İmzayı atmak yine bir Çerkez’e düştü
150’likler listesini Meclis kürsüsünde isim isim okuyan Dahiliye Vekili Ahmet Ferit Bey hakkında yazılan bir yazı, tartışmaların son günlerine damgasını vuracaktı. 28 Nisan tarihli Vatan Gazetesi’nde Ahmet Emin (Yalman) tarafından yazılan bir makale, Ferit Bey’in sınır dışı edilen zengin Ermenilerin yeniden Anadolu’ya dönmesi için yardım ettiği iddialarına yer veriyordu. Ayrıca kendisinin Damat Ferit Paşa hükümetinde Bayındırlık Bakanı iken çektiği gizli telgraflarda yer alan Milli Mücadele ve Mustafa Kemal hakkındaki olumsuz bazı ifadeler de gün yüzüne çıkmıştı. Eleştirilere daha fazla direnemeyen Ahmet Ferit Bey, 21 Mayıs 1924’de istifa etti. Yarısından fazlası Çerkez kökenli olan 150’likler bildirisinin altına ne gariptir ki İçişleri Bakanlığı’na yeni atanan ve yine Çerkez kökenli bir bakan olan Recep Bey (Peker) imza atacaktı.
Kaynak:
Emin Karaca, 150’likler, Altın Kitaplar
İzzet Aydemir, Yüzellilikler Listesi ve Çerkesler, www.kaffed.org
Tarih ve Toplum Dergisi Ekim 1989
Doç. Dr. Ali Satan: 150’liklerin belirlenmesinde kıstas hainlik değil, yeni rejime muhalefet oldu
İlk dönem Cumhuriyet Devri uygulamalarında dikkat çeken konu, Lozan Antlaşması’nda Türkiye’nin genel af ilan etmesi konusunda ikna edilmiş olmasıdır. Yani İtilaf Devletleri’nin beş sene süren fiili işgallerinde onlarla işbirliği yapan çevreler bir şekilde korunma altına alındı. İkincisi, zaferden sonra İstanbul’a gelen Refet Paşa ile İngiltere’nin İstanbul Yüksek Komiseri General Harrington arasında gizli bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma, İtilaf Devletleri’yle ilişkisi ifşa olunanların 1922 sonuna kadar Türk makamlarına başvurmadan ülkeyi terk etmelerinin önünü açıyordu. Üçüncü konu ise 150 kişi seçilirken sadece düşmanla işbirliği konusu değil, yeni kurulmakta olan rejimle ters düşen ve ileride potansiyel tehdit ve tehlike teşkil edebilecek, rejim muhalifi kişiler de bu listeye dahil edilmişti. Ancak liste kâfi gelmedi, daha sonra özellikle ordu ve bürokrasinin farklı makamlarında yer alan isimler arasında da ayıklamalar yapıldı.

Dilimizi dilim dilim... Agop Dilaçar


Dilimizi dilim dilim... Agop Dilaçar

UYDUR UYDUR

7 Mart 1933: TDTC Genel Merkez Kurulu toplanır. Arapça ve Farsça’dan gelen kelimelere savaş açılır, yerlerine yeni “tilcikler” konması için karar alınır.

İPE DİZ...

Valide yerine doğurgaç, baba yerine doğurtgaç, aşevi yerine otlangaç, belediye için uray, mebus için saylav, sanat için dorut gibi ucubeler dayatılır ki milletimiz Agopça der bunlara...

KAKINÇ, aldatı, YONTU, söylev, gömüt, imge, NESNEL, avunç, bağıt, kaydırgaç, erek, varsıl, Açgı, basçık, alnaç, alışkı, İÇERİK, ansıma, ÇAVLAN, ardıl,

Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim...
Ya bunlar Türkçe değil, ya da ben Türk değilim! Necip Fazıl Kısakürek

Efendim onurlandırdınız.
Ne yani gururlandırdınız mı demek istiyor, şereflendirdiniz mi? Yoksa müftehir mi oldu?
İzzetli, haysiyetli, namuslu, vakarlı, erdemli, hatırlı, itibarlı, muazzez, muhterem, saygıdeğer, seciyeli...
Onur, bunların hangisi? Yeni kuşaklar “hepsi” diyecekler, eskiler “hiçbiri!”
Bakıyorsunuz Osmanlıda Rüşdiye ve İdadi mezunları bile (orta lise) sular seller gibi Fransızca konuşuyorlar.
Peki biz niye kıvıramıyoruz? Lisanımız kısırlaşmış da ondan... Bin kelimeyle iktifa edersen olacağı bu, zihni melekelerimiz dumura uğruyor.
Herkesin ağzında bir “stres”. İyi de stresten maksadın ne güzelim? Dert mi, gam mı, kahır mı, keder mi, gussa mı, yeis mi, tasa mı, mihnet mi, elem mi, üzüntü mü, sıkıntı mı, endişe mi, kasvet mi, nedamet mi, melâl mi, enduh mu, füduret mi, hüzün mü, hüsran mı, hicrân mı, ızdırap mı, inkisar mı, kâbus mu, hafakan mı, teessüf mü, teessür mü, vehim mi, buhran mı, matem mi, gaile mi? Söyle hangisi?
Kısrak, beygir, aygır, tay, gölük, kadana, küheylan, safkan, ester, güre, kulun, midilli, rahvan... Bunların hepsi ayrı şeyler ama “at” deyip geçiyoruz alayına...
Araplar aslana esed deyip geçemiyorlar ama... Adam n’apsın? Lûgatında 20 ayrı aslan olunca...

BU LİSANLA MI?
Siyasilerimiz konuşuyor: Biizz Çin Seddinden Adriyatik kıyılarınaaa...
Ata yurda ne ile gideceksiniz sahi? Oturgaçlı götürgeçle mi?
İnanın insan özeniyor. İranlı ilk mektep talebeleri iki bin yıllık metinleri şakır şakır okuyor, biz (ki yaşımız elli) Rahmetli Menderes’in Yassıada müdafaalarını çözemiyoruz daha.
Türkçe artık Babür Şahın, Gazneli Mahmud’un, Hüseyin Baykara’nın ve Ali Şir Nevai’nin yaşadığı coğrafyada bile kullanılmıyor. Haberiniz olsun ağalar, Acemin dili patlamış gidiyor. Asya’da İran yükseliyor.
Evet Kabil’de, Gazne’de, Mezar-ı şerif’te, Kunduz’da Herat’ta oğuz boyundan kardeşlerimiz var ama ne yazık ki bizi anlayamıyorlar.

VURUN AGOP’A
Hep öyle olur. Söz dilimizdeki tahribattan açıldı mı yaylar gerilir, oklar bir Ermeni’ye döner anında.
Agop Dilaçar’a!
İyi de kimdir bu adam? Ne yapar? Nasıl yapar? Elinden kim tutar?
1. Cihan Harbi... Suriye Cephesi...
Asteğmen Agop Martayan Halep’te İngiliz subayları ile görüşüp konuştuğu için gözaltına alınır. Maksat ne olursa olsun, esirlerle temas affedilmez bir suçtur.
Sadece bizde değil bütün dünyada...
Onu ihanet-i vataniye cürmü ile zincire vurur, alır götürürler Şam’a. Belki de divan-ı harbe verilecektir, sorgudan sonra...
Kendi kendine “ben bittim” der, “demek ki buraya kadar...”

DARAĞACINDAN
Olan olmuştur artık, ifade verirken alttan almaz. Barbarlık der, eziyet der, medeniyetsizlik der ki bunlar da suçtur ayrıca. (Türk ordusuna hakaretten okka altına girebilir pekâlâ)
Komutan pek kulak vermez, gözü koltuğu altındaki kağıtlardadır zira. Ellerini çözdürür, tabancasını iade eder, çay ısmarlar.
Agop’un Lâtin harfleri ile tuttuğu müsveddeleri inceler, sorular sorar. “Yine gel konuşalım” der ve ast zabiti rahatlatıp uğurlar.
Agop şaşkındır. Onun M. Kemal olduğunu bilmiyordur daha...
Savaşın ardından bir süre Robert Kolej’de İngilizce muallimliği yapar.
Sonra Beyrut’ta bir Ermeni okuluna müdür olur. Ermeni gazetesi Luys’un Genel Yayın Yönetmenliğini de üstlenir bu arada...
Kendini Türkiye’de emniyette hissetmemiş olmalıdır ki Sofya’ya kaçar, Svabodan Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmaya başlar. Ermeni gazetelere yazılar yollamaktadır hâlâ... Sonra ne olursa olur, TC ile arası açılır, vatandaşlıktan çıkarılır.

TDK’NIN BAŞINA
22 Eylül 1932... M. Kemal, Agop Martayan’ı Dolmabahçe Sarayı’na çağırır...
Ancak, Agop’un yurda girmesi kâbil değildir. M. Kemal ısrarcıdır. Sofya Konsolosluğunu ayağa kaldırır. Konsolos usulsüz olmasına rağmen vize vermekle kalmaz, eline ‘kolaylık gösterilsin. M. Kemal’in hususi davetlisidir” şeklinde bir mektup sıkıştırır.
Dolmabahçe Sarayında mevzu Türk dilidir. Davetliler arasında İstepan, Kevork, Mihran, Bedros ve Hrant Efendiler de vardır ki, soydaşlarını görünce içi rahatlar.
M. Kemal Birinci Türk Dil Konferansı’nda ona Türk Dil Derneği Başuzmanlığı ve ilk Genel Sekreterlik ünvânlarını bağışlar.
Agop Martayan Dilaçar, ölene kadar TDK’nın ‘Genel Yazmanı’ olarak vazife yapar.
İlk kurultayda “Türk, Sümer ve Hint dilleri arasındaki rabıtalar” hakkında bir bildiri sunar.
Tarihimizin Eti, Sümer, Urartu gibi karanlık kuyularda aranmasından rahatsız olanlar da vardır. Prof. Tahsin Banguoğlu bunlardan biridir mesela...

ADİL AÇAR!
1934’te Soyadı Kanunu kabul edilir. M. Kemal kendisine Dilaçar soyadını verir o da M. Kemal için Atatürk soyadını “önerir.”
Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi onun çapında bir akademisyenin altına imza atamayacağı nazariyelerdir. Mertçe çıkıp “gülünç olmayalım” demesi gerekir.
Ama o görüşünü belirtmez sadece emredileni yapar.
Latin harflerinin oturtulması hususunda aşırı gayret gösterir. Dil Tarih Coğrafya’da Türkoloji dersleri verir.
O kadar Türk asıllı varken “Türk Ansiklopedisi”ni hazırlanma işi de ona ihale edilir.
1979’da ölür. Nedendir bilinmez Devlet ajansı adını “A nokta Dilaçar” olarak geçer, TRT spikeri de “Adil Açar” diye okuyup ayrı bir garabete imza atar.
Agopsa Agop kardeşim, adamın adını niye saklıyorsunuz, kimden korkuyor, niye utanıyorsunuz? Doğru dürüst söyleyin “TDK baş uzmanı Agop Martayan yarın filan kiliseden kaldırılıp Şişli Ermeni Gregoryan Mezarlığına...”
Bizim cenahta hep Agop’a sövülür, yok dilimizi mahvetti de kahretti de filan...
Eğer Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan Ermeni Dil Komitesinin başına geçirmek için bir Türk arasa, hayır demeyecek bir sürü dil uzmanımız çıkar.
Ki Ermeniceyi bozup kısırlaştırmak, Ermeni çocuklarını dedesi ile anlaşamaz hale getirmek için fırsatı kaçırmazlar. Ermenicenin hece yapısını, alfabesini de değiştirirler icabında.


TDK’DA YARIM ASIR
Agop Martayan İstanbul Büyükdere’de doğar (1895).
İlk ve orta öğrenimini Gedikpaşa’da, Amerikalı misyonerlerin açtığı bir okulda tamamlar.
1915’de Robert Koleji bitirir. Lisanlara karşı meyli vardır, Ermenice ve Türkçenin yanı sıra İngilizce, Yunanca, İspanyolca, Latince, Almanca, Rusça ve Bulgarcadan da anlar.
1. Cihan Harbinde Mülazim-i Evvel (yedek zabit) olarak askere alınır. Kafkas cephesine yollanırsa da komutanları o hassas coğrafyada vazife yapmasını mahzurlu bulurlar. Suriye’ye kaydırılır. Burada M. Kemal ile tanışır ve önü açılır.
1932’de Türkiye’ye getirilir, ölünceye kadar TDK’da “baş uzman” olarak vazife yapar.


MİLLİYETÇİLİK DERSLERİ
“...Kemalizm Türkçülüğü, Ziya Gökalp Türkçülüğünü reddetmez tamamlar. Ziya Gökalp için menşe birliği mevzubahis değildi, yabancı kaynaktan gelen fakat Türk kültürüne temessül eden ve onunla kaynaşan her şey Türk’tü. Kemalizm Türkçülüğüne göre ise “her Türk asıllı olan Türk’tür”; yabancılaşmaya yüz tutmuşsa, onu tekrar kültürüne döndürmeli, zira o Türk’ün malıdır...
(Agop Dilaçar, “Alpin ırk, Türk etnisi ve Hatay halkı”, CHP Konferanslar Serisi)

KURTULUŞ GEOMETRİDE!
Atatürk’ü, siyaset olaylarının büyük bir devlet adamı yaptığı gibi, yurdun kültür sorunları da onu büyük bir eğitimci durumuna getirdiğini, bu nitelikleriyle bîr önder değil, içten, özden, yüreği açık bir Ata, kılıcı ile ulusunu kurtaran, kalemi ile de onu yükselten bir şahsiyet olarak tanımlamaktadır.
Büyük bir asker, devlet adamı, önder, eğitimci deha olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta ifade ettiği “... Millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu...” anlatmanın en güzel örneği hayatının son yılında yazdığı Geometri kitabıdır.
Agop Dilaçar

MAZHAR OLMUŞ
“Atatürk, (Elâziz) seyahati esnasında Sivas’a uğradı. Burada bir okulda (Sivas Lisesi) talebeyi imtihan ederken Hendese (Geometri) terimlerinin hâlâ eskisi gibi devam ettiğini görmüş, canı sıkılmış. Derhal, Atatürk’ün yanında bulunan Celal Bayar, Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’a yazdığı bir telgrafla bu kitapların okullardan kaldırılmasını bildirmiş. Saffet Arıkan’ın cevabı şu oldu: “İlk irşadınıza bendeniz mazhar oldum.”
Asım Us

KUTUNBİTİK ALDIM
“Dil Bayramından ötürü Türk Dili Araştırma Kurumu Genel Özeğinden, ulusal kurumlarından, türlü orunlardan birçok kutunbitikler aldım. Gösterilen güzel duygulardan kıvanç duydum. Ben de kamuyu kutlularım”
Gazi Mustafa Kemal

KARANLIKTA N’APCAZ?
...Teklif, tavsiye, telkıyn için ÖNERİ; alenî, bâriz, âşikâr, ayan, bedîhî, vâzıh, sarih, müstehcen, münhâl, üryan, meftuf, berrak ve defisiter için AÇIK “sözcük”leriye yetinmek zorunda kaldığımız kafama dank etdi!
Türkolog Prof. Otto Jastrow şu tesbitte bulunuyor: “Bu yüzden Türk Dili kültürel çokkatlılığını ve nüans zenginliğini geniş ölçüde kaybederek yeniden ilk çıkdığı tek boyutlu bozkır diline yaklaşıyor.”
Aynı bağlamda babam da derdi ki “Yakında artık karanlıkda konuşamayacağız. Çünki el kol işâreti yapmaksızın merâmımızı anlatabilme imkânını kaybediyoruz.”
Yağmur Atsız

BARİ AHENKLİ OLSA
Şair Bâki “Baş eğmeziz” demiş, “edâniye dünyâ-yı dûn için, Allah’adır tevekkülümüz i’timâdımız.”
Şu inceliğe, şu derinliğe bakın. Edâni, dünya ve dûn... Üçü de “deni” kökünden geliyor, yani “alçak!”
Bir mısrada peş peşe “alçak alçak alçak” demek zorunda kaldığınızı düşünün...
Tuhaf... Acizlik... Nakarat!
Böyle bir dille ne şiir olur, ne sanat!
Ne gönül okşar, ne kulak!
Hayati İnanç

BİR İHTİMAL DAHA
Bir olasılık daha var.
O da ölmek mi dersin?
Söyle tinim ne dersin?
...İş buna gidiyordu. Yani ‘Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin’i; ‘kavuşgung başka acun, sen bir yaşama karşılıksın’ diye çevirirseniz bu Türkçe mi olacak?
Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya

100 YIL ÖNCE BİZİM ÜLKEMİZİN CUMHURİYET VE ATATÜRKÇÜLÜK ADI ALTINDA DESİGN EDİLMESİ İŞTE BUNDANDIR!



BOP HAKKINDAKİ HARİKA BİR YAZI. MUTLAKA BAŞTAN SONUNA KADAR OKUYALIM. 100 YIL ÖNCE BİZİM ÜLKEMİZİN CUMHURİYET VE ATATÜRKÇÜLÜK ADI ALTINDA DESİGN EDİLMESİ İŞTE BUNDANDIR!
[Cengiz Candanpolat]
ABD Başkanı Bush, Irak’ın işgalinin ardından 2004 yılındaki G-8 buluşmasında, “Büyük Ortadoğu Projesi” planını resmi olarak ilan ederek dünyaya duyurmuştur.

Bu proje, eski Osmanlı coğrafyasında, en batıda Fas’ın Atlantik kıyılarından Mağrip’in tamamını kapsayarak, en doğuda Pakistan’ın kuzeyindeki Karakurum yaylalarına, Moğolistan’a, Kuzeyde Türkiye’nin Karadeniz kıyılarından Güneyde Aden, Somali ve Yemen’e kadar uzanan bölgede, Müslüman ülkelere güya demokrasi ihracını getirmeyi hedeflediği iddia edilen bir planın adıdır.

Bu karanlık plan, hedef aldığı ülkelerin pazarlarının batıya açılmasını amaçlaması gibi gerçeği yansıtmayan iddiaları da öne süren, gerçekte ise İslam ülkelerinin içişlerine karışıp, işgal, terör, darbeler ve savaşlar getiren bir politik bir kuram olmuştur.

Aslında bu projenin, ABD’nin Donald Rumsfeld, Dick Cheney, Paul Wolfowitz, Richard Perle ve William Kristol öncülüğünde, 1997′de oluşturduğu ‘Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi’nin (PNAC) bir alt unsuru olduğu belirtilmiştir.

ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında, BOP’un ilanından önce hedeflerini şu şekilde dile getirmişti: “Proje kapsamındaki bölgede bulunan 22 devletin rejim, sınır ve haritaları değiştirilecek!” ifadeleri yer alıyordu.

Osmanlı’yı Parçalama Sürecinde “İngiltere’nin BOP Planı”

BOP planı aslında, günümüzden 100 yıl önce işleme konulmuş bir projenin, içinde bulunduğumuz dönemde Amerika’lı bazı neoconlar tarafından sahiplenilip geliştirilerek uygulamaya konulmuş şeklidir.

19. yüzyılın son döneminde Osmanlı’nın yıkılışını ve Avrupa’dan çıkarılmasını ana politika haline getiren İngiltere, Müslümanları sadece sözde bir İslam söylemi içine sokup, maneviyatı insanların kalbinden söküp almayı hedeflemiştir. Bu Şeytani politakının mimarı da İngiltere’nin başbakanlarından olan Başbakan William Ewart Gladstone’dur.

Gladstone, “Ya Kur’an’ı Müslümanların elinden almalıyız ya da Müslümanları Kur’an’dan soğutmalıyız” sözleriyle Osmanlı’nın ve İslam aleminin yenilgisinin tek yolunun bu olduğunu dile getirmiş, bu sözler İngiltere’nin ve hatta İslam karşıtı olan tüm Batının, günümüze kadar yazılı olmayan gizli anayasasının en önemli bir maddesi olarak uygulamaya konulmuştur.

Hatta Gladstone daha da ileri giderek, bütün Türklerin dünyadan tasfiye edilmesi gerekliliğini de savunmuştur.

BOP Planının Gerçekteki İki Ana Gayesi

1- Müslümanları ırkçılık, mezhepçilik, farklı felsefi yaklaşımlarla birbirine düşürüp kırdırmak, savaştırmak. Çatışmaları genişleterek devam eden çatışmalarla tüm bölge ülkelerini kontrol altında tutmak.

2- Paramparça olmuş bir İslam Coğrafyası yaratmak ve Ortadoğu’da Müslümanları tasfiye edip inananlardan arındırılmış bomboş bir bölge elde etmek. Armagedon, yani kıyamete yakın bir tarihte Ortadoğu’da büyük bir dinler savaşı çıkacağı yanılgısı içinde olan kimselerin BOP planına yoğun desteği de bu yüzdendir. (Oysa Armagedon diye bir savaş olacaksa da bu Irak savaşıyla gerçekleşmiş, Batı, Kitab-ı Mukaddes’e dayanarak Irak işgalini gerçekleştirmiştir.)

BOP’un İslam Dinine Yönelik Karanlık Hedefleri

BOP planına, ABD’li bazı psikolog ve psikolojik harp uzmanlarınca elde edilen bilgilerden yararlanılarak başlanmıştır. Hedeflenen, maneviyatsız, inançsız, düşünmeyen, akletmeyen, sevgisiz, birbirine düşman topluluklar meydana getirmek olmuştur. Bu noktada;

İslam’ı, Kuran’ı ortadan kaldırmak, İslamsız ve Kuransız bir din meydana çıkarmaya zemin hazırlamak.

Pasif, umursamaz, donuk, ruhsuz bir İslam Ümmeti meydana getirmek.
Sevgisiz, kıskanç, saldırgan, çatışmacı insanlar meydana getirmek. Nefreti Müslümanlar arasına hakim kılmak.

Müslüman toplumları materyalizm, Darwinizm ve Marksizm felsefeleriyle dinden uzaklaştırmak.

Müslümanların taassuplarından faydalanarak toplumları germek, ilerleyişini engellemek.

BOP’un Ekonomik ve Siyasi Hedefleri

ABD’nin başını çektiği Batının, yükselmeye başlayan Çin, Hindistan, Rusya Federasyon, İran, Kuzey Kore ülkelerin yani Şangay İttifakı’nın daha fazla güçlenişine engel olmak.

Enerji kaynaklarını, enerji nakil hatlarını, Batı ile Asya arasındaki önemli geçiş noktasını kontrol etmek. Bilindiği üzere dünya petrol rezervinin yüzde 64′ü Ortadoğu topraklarında bulunmaktadır. Amerika da, Ortadoğu Bölgesinde bulunan tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmayı hedeflemekte, bu yüzden de insaniyetsiz ve gerçekleştirilemeyecek bir çözüm olarak da bu bölgenin tamamını şiddetle, savaşlarla sindirmeye, boyun eğdirmeye çalışmaktadır. Oysa herkesin malumudur ki, şiddet şiddeti getirmekte, savaşlar terörü çok daha yoğun bir şekilde ortaya çıkarmaktadır.

BOP Planı Üzerinden Türkiye’de Oynanan Oyunlar

ABD başkanlarından Richard Nixon, 70′li yıllarda yaptığı bir konuşmasında, “Bazıları SSCB’nin Ortadoğu’da tehlike oluşturduğunu zannediyor, bazıları da asıl tehlikenin Filistinlilerden geldiğini söylüyor. Ben diyorum ki, asıl tehlike, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar bütün İslam dünyasını birleştiren devleti kurmak ve halklarını eski dönemlere götürmek isteyen Müslümanlardır.” demiştir. Bu konuşma, aslında yanlış yönlendirilmiş Amerikan yöneticilerinin, “İTTİHAD-I İSLAM”ı engelleme yönünde düşüncelerinin eskilere dayandığının da bir delilidir. BOP planı işte bu düşünce üzerine kurularak geliştirilmiştir.

İngiltere BaşbakanıMargaret Thatcher, 1990 senesinde İskoçya daki NATO zirvesin de yeni düşmanın “İslam” olarak belirlendiğini açıklamaktan kaçınmamıştı. NATO eski Genel Sekreteri ve ABD Başkan adaylarından Willy Claes ise, birçok kez “komünizmin çöküşünün ardından en büyük tehdidin İslam” olduğunu ifade etmişti. Claes, NATO’nun yeni misyonunun “İslâm ülkelerindeki köktendinciliğe karşı mücadele” olduğunu, bunun için gerekirse askerî müdahalenin bile düşünülebileceğini de dile getirmekten çekinmemişti.

Elbette yukarıda verdiğimiz alıntıların, Türkiye’yi de yakından ilgilendirdiği aşikardır.

Amerika’daki bazı neoconlar ise, kurulması düşünülen bir PKK devletinin, Türkiye’nin İslam Ülkeleriyle arasına çekilmesi düşünülen set olacağının planlarını yapmaktaydı.

Maddelersek;

Tüm İslam ülkelerinin bir ağabey, bir birleştirici, İslam Birliği için önayak olabilecek tek ülke olarak gördüğü Türkiye’yi zayıflatmak, pasif konuma getirmek ve parçalamak. Bunun için, Türkiye’nin inanç ve manevi yapısıyla taban tabana zıt, Stalinist PKK ve bu PKK’yı kurup yönlendiren derin devlet mekanizmaları da devreye sokulmuş durumda. Böylece bir “Ortadoğu Birliği” yani ”İslam Birliği” engellenmek isteniyor.

Sünni-Alevi çatışması çıkarmak isteniyor. Bu plan yüz yıldır Türkiye’de devrede. Bu konuda müthiş bir kin ve nefret ortamı oluşturulmuş. Müthiş bir nefret yayılmış durumda topluma. Bu konuda takva bilinen bazı Müslümanların düşmanca söylemleri topluma adeta enjekte ediliyor. Derin devlet yapılanması da bunu organize ediyor.

Türk-Kürt çatışması çıkarmak. Bunun da alt yapısı, organize bir şekilde toplum mühendisliğiyle oluşturulmuş, nefret tohumları, nefret sözleri, İslam’a mesafeli söylemlerle dejenere bir toplum yaratılarak sevgisizlik yaygınlaştırılmış. Planlı bir şekilde dindarlar, Aleviler, kitap ehli, Kürtler, Lazlar, Araplar, Ermeniler, Romanlar, Rumlar’a Osmanlı’nın son döneminden beri sevgisizce davranılmış. Bu konuda basınından, devlet kademelerine kadar, terör örgütlerinden takva olarak bilinen din adamlarına kadar geniş bir görevli kadro kullanılmakta.

ABD İkna Edilebilir

İslam alemi, Batı dünyası tarafından gerçekte iki farklı düşünceden dolayı abluka altına alınmak istenmektedir. Bunlardan birincisi, İslam karşıtı olanların dünyaya hakim kılmaya çalıştığı politikalarla yönlenenler, bir diğer grup da gerçek İslam’ı tanımayıp, şu anki bağnaz, kalitesiz, kültürsüz, sevgisiz yapı sahiplerini İslam aleminin tamamı olarak düşünüp, bu sebeple Müslümanlara karşı art niyet besleyenler. Amerika’da, 2. Dünya savaşından itibaren geliştirilen politikalara genelde İslam karşıtı, dünyayı savaşlara ve sevgisizliğe boğmak isteyen yapılar hakim olmuştur. Ancak son dönemlerde, barışla, sevgiyle, tüm inananların “La İlahe İllallah” gerçeğinde birleşebileceğine, dostça yaşayabileceğine inanan kimselerin de politika sahnesinde güçlenmesiyle bu dengeler değişmiştir.

Türkiye başta olmak üzere tüm İslam alim ve aydınlarının yapması gereken, “slim” yani barış kelime kökenden gelen İslam’ı, Batı dünyasına, Amerika’ya anlatmasıdır. Bu anlatım, modernliği, kaliteyi, sevgi dolu olmayı hayata geçirerek samimi birer Müslüman olunmasıyla ancak kalpleri yumuşatacaktır. Sahabe dönemindeki gibi aklı başında, kararlı, birlik olmuş, tek yürek olmuş Müslümanlar, dünyaya barışı getireceklerine herkesi çok rahatlıkla ikna edecektir.

Büyük Ortadoğu Projesi, Büyük Osmanlı Projesi’ne Dönüşecek, BOP Planını Hayata Geçirenlerin Amacı Gerçekleşmeyecektir

Hakkı Kurban imzalı, 8 Ocak 2009 tarihli Tercüman gazetesinde yayınlanmış olan “Türkiye’nin BOP planı” başlıklı yazısında Türkiye’nin BOP planını kendi lehine çevirmesi gerekliliğini şu sözleriyle dile getirmişti:

“ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”, kan ve gözyaşından başka hiçbir şey getirmedi. Irak’taki tablo ortada. PKK’nın terörü de. Filistin’deki katliamın sorumlusu, şüphesiz ki İsrail’e bu cesareti veren ABD’dir. Yani Coni’nin “yeni harita” hayali, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirdi.

Türkiye de BOP için çabalıyor. Ancak Türkiye’nin BOP’u başka! Açılımı; “Büyük Osmanlı Projesi!”

…Osmanlı, döneminin en büyük devletiydi. Ancak hiçbir zaman ABD gibi kendi biçtiği kıyafeti kimseye zorla giydirmedi. Sırtından vurulmasaydı, bugün Ortadoğu bambaşka bir görüntüde olabilirdi… Ancak o mantık tekrar tesis edilebilirse, bölgeye barış ve huzur da getirilebilir!…”

Kuran’ı Müslümanların elinden almalıyız diyenlere karşı Kuran’ı elden bırakmamak bu hain planları boşa çıkaracaktır. Allah Kuran’da Müslümanların birlik olmaları gerektiğini buyurmuştur. Birlik olmamaları durumunda ise, manevi güçlerini kaybedeceklerini ve ezilip yenileceklerini haber vermiştir:

“İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)

Yapılması gereken, mezhep, ırk çatışmalarına izin vermeyip, ortak paydalarda birlik olup, Büyük Osmanlı Projesini hızla hayata geçirmektir.

Atatürk’ün Cenaze Namazı Neden Camide Kılınmadı?



Hatta Atatürk’ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı’nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay’a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten?

Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk’ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

Şimdi bunu sordum ya, birtakım işgüzarlar buradan kim bilir kaç demet nane devşirecekler. Vay, Atatürk’e dinsiz dedi, falan filan. Yahu burada ölmüş bir Atatürk’ten söz ediyoruz. Kendi cenaze törenini kalkıp kendisi düzenleyecek değildi ya. Törenin birinci derecedeki sorumluları, o sırada cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü ile Başbakan Celal Bayar ve bir de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır. Görünüş böyle. Ancak her üçünün de cenaze namazı camilerde kılınmıştı ve dinsel simgeler şöyle ya da böyle eşlik etmişti son yolculuklarına.

O zaman tekrar soralım o zehirli soruyu: Atatürk’e bu ladinî cenaze törenini kimler düzenledi? Dolmabahçe Sarayı’ndaki tabutunun etrafına o kocaman 6 adet meşaleyi kimler dikti? Güya Cumhuriyet Halk Partisi’nin 6 okunu sembolize ediyordu bunlar. ‘Meşaleler ebediyete kadar yanacaktır’, diyordu zamanında yayınlanan bir dergi.

Baksanıza, az kalsın, cenaze namazı dahi kılınmayacakmış. Annesi gibi dindar biri olduğu belli olan Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ı sıkıştırıp da, “Ağabeyimin cenaze namazı hangi camide kılınacak?” diye sormasa onu bile gürültüye getirecekleri anlaşılıyor. Bunun üzerine Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’ye durum sorulmuş, o da namazın camide kılınmasının şart olmadığını söylemiş: “Onun cenaze namazı tertemiz hale getirdiği bütün vatanda bu farizanın yerine getirilebileceği her yerde kılınabilir.” demiştir Börekçi.

Anadolu Ajansı Muhabiri Cemal Kutay 19 Kasım 1938 günü yaşanan o görüntülenemeyen sahneyi şöyle anlatır:

“Dolmabahçe Sarayı’ndaki hazırlıklar erkence başlamıştı. Büyük ölünün son ihtiram (saygı) nöbetini bekleyen yaverleri ve dostları, büyük üniformalı subaylar, vali ve belediye reisi, bu hazırlıklara nezaret ediyorlardı. İçeride merasim başlamadan, ailesinin talebi ile büyük ölünün namazı kılınmak suretiyle hususi merasim yapılıyor. Tekbir Türkçe verilmiş, namazı İslam Tetkikleri Enstitüsü direktörü Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmıştır.”

Hakkı Tarık Us ise kendi çıkardığı “Kurun” gazetesindeki yazısında ilginç bir ayrıntıya yeniden dikkatimizi çekiyor. Atatürk’ün çok sevdiği bilinen Hafız Yaşar, sandukanın başında “Türkçe ezan” okumuştur. Muhtemelen namaz sonunda da Türkçe telkin verilmiş ve yine Türkçe tekbirler getirilmiş olmalıdır.

Bu kırıntı kabilinden bilgiler şöyle bir manzara doğuruyor gözümüzde:

Makbule Hanım ağabeyinin cenaze namazı kılınmadan gömüleceğinden endişelenerek müdahale etmiş ve namazın kılınmasını istemiştir. Bunun üzerine dışarıda bir camide, muhtemelen en yakında bulunan Dolmabahçe Camii’nde cenaze namazının kılınması gündeme gelmiş, ancak bazıları buna, laikliğe aykırı düşeceği endişesiyle karşı çıkmışlar ve sarayda kılınmasını istemişler, Diyanet’ten de caizdir fetvası alınınca sayısı mütevazi olan bir cemaat ile -kaç kişi olduğunu bilmiyoruz, 10-15 kişi olduğu tahmin edilebilir- Türkçe ezan ve tekbirlerle kılınan cenaze namazının ardından dua edilmiş ve böylece dinî tören tamamlanmıştır.

Ancak bu sırada bütün fotoğraf makineleri ve varsa kameralar kapattırılmış ve herhangi bir görüntü alınmasının titizlikle önüne geçilmiş olduğunu hatırlatalım. Elimizde böyle bir fotoğraf olsaydı laiklik elden mi giderdi? Anlamak zor hakikaten.

Halbuki Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarından Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü’nün son anlarında ve cenaze namazlarında açıkça dinsel simgeler yer bulabilmiş ve hiç de laiklik elden gitmemiştir.

Buyurun, torunu Gülsün Bilgehan anlatsın bize İnönü’nün son anlarını:

“Aile fertleri, koruma polisleri, yakınlar sırayla yanına girip, sessizce Kur’an okuyorlardı. Mevhibe Hanım kefen ve cenaze gereçlerini almıştı, yıllardır sandığında saklıyordu. Hocalar gerekli dini işlemleri yaptılar, koruma polisleri ve yakınların yardımıyla kütüphanede bekleyen tabuta yerleştirdiler. Hareket etmeden önce hoca cemaate bir konuşma yaptı ve bahçe kapısına doğru omuzlarda tabutla yol alındı ve cenaze namazının kılınacağı Maltepe Camii’ne doğru uzun bir yürüyüş başladı.”

Atatürk’e dinî motifleri de olan bir cenaze töreni düzenletmeyen İnönü’nün kendi cenazesinde normal bir Müslüman’a yapılması mutad olan son görevlerin eksiksizce yerine getirildiğini görünce şaşkınlığımız daha da artıyor.


Peki Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni? Onunki zaten bir askerin değil, bir evliyanın cenaze töreni gibidir. Üzerine Kâbe örtüsü serilmiş, tabutu yüz binlerin elleri üzerinde taşınmış, İstanbul sokakları o gün Arapça tekbirlerle tam 7,5 saat boyunca inlemiş ve cenaze, Eyüpsultan Mezarlığı’na, şeyhinin yanı başına dualarla gömülmüştür.

En yakın silah ve çalışma arkadaşları böyle dinî törenlerle gömülürken, neden aynı tören Atatürk’ten esirgenmiştir?

Şöyle yüz binlerin katılacağı muazzam bir cenaze namazı görüntüsü, onu bu milletin kalbinin daha derinlerine yerleştirmez miydi? Ve hâlâ devam edip giden “Atatürk dinsiz miydi?” tartışmasına bir son nokta konulmuş olmaz mıydı?

MUSTAFA ARMAĞAN – ZAMAN

Hayırlı Bayramlar ve Bayram Namazı saatleri..


Hayırlı Bayramlar Türkiyem.. Hayırlı Bayramlar İslâm alemi.. 
Hayırlı Bayramlar yeryüzünde ne kadar secde yapılan yer ve mekanlar var ise....  
HERKESE HAYIRLI VE NURLU BAYRAMLAR

Bayram Namazı Saatleri

İstanbul: 06.50, 
Ankara: 06.36,
İzmir: 7.01, 
Rize 06:03 , 
Trabzon 06:07, 
Artvin'de 05:58
Giresun: 06.12,
Ordu: 06.14,
Samsun: 06.20,
Erzurum: 06.02,
Kocaeli: 06.46,
Yalova: 06.49,


İllerdeki bayram namazı saatleri şöyle:
"Adana: 06.30, Adıyaman: 06.18, Afyonkarahisar: 06.47, Ağrı: 05.55, Aksaray: 06.34, Amasya: 06.23, Ankara: 06.36, Antalya: 06.49, Ardahan: 05.55, Artvin: 05.58, Aydın: 06.59, Balıkesir: 06.56, Bartın: 06.35, Batman: 06.06, Bayburt: 06.06, Bilecik: 06.47, Bingöl: 06.07, Bitlis: 06.01, Bolu: 06.40, Burdur: 06.50, Bursa: 06.51, Çanakkale:7.01, Çankırı: 06.32, Çorum: 06.26, Denizli: 06.54, Diyarbakır: 06.09, Düzce: 06.41, Edirne: 06.58, Elazığ: 06.12, Erzincan: 06.10, Erzurum: 06.02, Eskişehir: 06.45, Gaziantep: 06.22, Giresun: 06.12, Gümüşhane: 06.08, Hakkari: 05.56, Hatay: 06.28, Iğdır: 5.51, Isparta: 06.48, İstanbul: 06.50, İzmir: 7.01, Kahramanmaraş: 06.23, Karabük: 06.35, Karaman: 06.39, Kars: 05.54, Kastamonu: 06.30, Kayseri: 06.27, Kilis: 06.24, Kırıkkale: 06.33, Kırklareli: 06.55, Kırşehir: 06.32, Kocaeli: 06.46, Konya: 06.40, Kütahya: 06.48, Malatya: 06.16, Manisa: 07.00, Mardin: 06.08, Mersin: 06.34, Muğla: 06.58, Muş: 06.03, Nevşehir: 06.30, Niğde: 06.32, Ordu: 06.14, Osmaniye: 06.27, Rize: 06.03, Sakarya: 06.44, Samsun: 06.20, Siirt: 06.03, Sinop: 06.23, Sivas: 06.19, Şanlıurfa: 06.16, Şırnak: 06.01, Tekirdağ: 06.56, Tokat: 06.20, Trabzon: 06.07, Tunceli: 06.10, Uşak: 06.52, Van: 05.56, Yalova: 06.49, Yozgat: 06.28, Zonguldak: 06.38"

KKTC'nin başkenti Lefkoşa'da ise bayram namazı 06.40'de kılınacak. 

Yanlış Dua!



Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri Mesnevî’sinde, Peygamber Efendimiz ile ashâb-ı kirâmdan yanlış duâ eden birisi arasında geçen şu hâdiseyi gönül gözüyle şöyle şerh etmektedir.

“Ashâb-ı kirâmdan bir zât ağır bir şekilde hastalanmıştı. Zayıflamış, neredeyse küçücük bir kuş yavrusuna dönmüştü.

Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- onu yoklamak, hâlini hatırını sormak için yanına gitti. Zaten azîz Peygamberimiz’in huyu tamamıyle lütuf ve keremden ibâretti.

Peygamber Efendimiz o hastayı görünce, halini hatırını sordu; o hak­îkî dosta iltifatlarda bulundu.

Hasta sahâbî, Hazret-i Peygamber’i görünce dirildi. Sanki Allah kendisini o anda ya­ratmış gibi oldu ve sevincinden:

«–Hastalık bana bu bahtı verdi de, peygamberlerin sultanı sabahleyin beni yoklamaya geldi. Bu ne mutlu hastalık; ne uğurlu ağrı, sızı ve hararet; ne mutlu dert… İşte Cenab-ı Hakk bana bu ihtiyarlığımda lütfetti, kerem buyurdu da, böyle bir hastalık verdi, beni böyle bir derde düşürdü… Her gece yarısı mecbur kalarak kalkayım diye, bana sırt ağrısı verdi. Bütün gece manda gibi uyumayayım diye lütfundan, kereminden ba­na dertler bağışladı, kederler ihsan etti. Benim hasta oluşumdan, bu kırık dökük halde bulunuşumdan, feryad edişimden Rabbimin merhameti coştu da, acılar ızdıraplar cehennemim, beni korkutmadan susturdu.» dedi.

Peygamber Efendimiz hastanın hâlini hatırını sordu. Sonra ona dedi ki:

“–Acaba sen münasebetsiz, yersiz bir duâ mı ettin? Bilmeyerek zehirli bir şey mi yedin? Hele bir düşün bakalım; ne çeşit duâ ettin? Nefsin hîlesine uyup nasıl coştun, köpürdün? Allah’tan neler istedin?”

Hasta;

“–Hiç hatırımda değil, ama himmet buyur da şimdi hatırlayayım!..” dedi.

Cenâb-ı Mustafa’nın -sallallâhu aleyhi ve sellem- nûr veren huzûru bereketiyle, hastanın etmiş olduğu duâ hatırına geldi. Her tarafı aydınlatan Peygamber’in himmeti, ona hatırlayamadığını ha­tırlattı.

“–Ya Resûlallâh! Cenâb-ı Hakk’a saygısızca yaptığım duâ, şimdi hatırıma geldi. Bir çok günaha girmiştim; günah dalgaları arasında yüzüyordum. Suçlulara, günah işleyenlere çok çetin, çok şiddetli azap edileceğini duyuyordum. Sen bizi pek ürkütüyordun, pek korkutuyordun. Çırpınıp duruyordum. Çarem yoktu. Âhiret bağı çok sağlamdı. Ümit ve tesellî kilidi de açılmıyordu. Âhiretin zahmetine, azâbına had ve sınır yoktur, anlatılamaz. Ona karşılık bu dünyada çekilen zahmetler, meşakkatler önemsizdir. Ne mutlu o kişiye ki, nefs ile savaşır, bedenine zahmetler verir, sıkıntı­lar çektirir de, onu terbiye etmeye uğraşır, adalet gösterir. Âhiretin zahmetinden kurtulmak için, bu dünyada kendine zahmet vermeyi, eziyet çektirmeyi kulluk, ibadet yerine koyar. Ben de; «Ya Rabbî!» diyordum. «Âhirette çektireceğin azabı, bu dünyada hemen çektir! Çektir de, âhirette mutlu olayım!» Bu istekle ilâhî kapının halkasını çalıp duruyordum. Derken bende böyle bir hastalık belirdi. Hastalığın verdiği zahmetten canımın rahatı kalmadı. Zikrimden, evradımdan geri kaldım. Hattâ kendimi, iyiliğimi ve kötülüğümü bilemez bir hâle geldim. Ey mübarek ve azîz Peygamber! Senin o nûrlu yüzünü görmeseydim, bu hayat bağından tamamıyla kurtulacak, yani ölüp gidecektim. Teşrif buyurun da, bana duâ ve tesellide bulunun.”

Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

“–Sakın bu duâyı bir daha etme; kendi hayat ağacını kökünden söküp atma! Ey zayıf ve zavallı karınca! Senin ne gücün var ki, tutup da dağ gibi olan, kaldıramayacağın bir hastalığın yükünü sana yüklesin?"

Hasta sah übî:

“–Tevbe ettim, ey benim merhamet sahibi Yüce Rabbim, bir daha kendimi zorlu, güçlü görüp böyle bir lâf etmem. Kendimizi de, rezil-rüsvay oluşumuzu da gördün ey Rabbim! Bizi bundan fazla imtihan etme… Ey bütün kulları tarafından yardımı dilenen kerem sahibi, ihsan sahibi Allah! Bizi çok sıkıştırma, ağır imtihanlara çekme! Henüz gizli olan günahlarımızı, kötülüklerimizi gizle, meydana çı­karma. Allah’ım! Sen güzellikte, kemalde, olgunlukta sonsuzsun; biz de eğri­likte, sapıklıkta sonsuz bir haldeyiz. Ey kerem sahibi! Şu bir avuç kötü kişinin eğriliklerini, günahlarını sonsuz lutfunla, ihsanınla ört! Et ve yağdan ibaret olan bedene merhamet bağışlayan, acıma duygusu veren Allah! Yarattığın varlıklarda sanatını, yaratma gücünü, kuvvetini gösterdin; lütuf ve merhametini de göster! Ey büyüklerin en büyüğü olan Allah! Ettiğimiz bu dua senin gazabını arttırıyorsa, edilecek duayı yine sen bize ilham eyle!”

Sonunda Cenâb-ı Peygamber o hastaya buyurdu ki:

“–Sübhanallah. Allah’ın vereceği azaba dayanamazsın. Sen:

رَبَّنَاۤ اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

«Yâ Rabbî! Bize ahirette de, dünyada da güzellik ve iyilik ver; bizleri ateş azabından koru!» (el-Bakara, 201)

diye duâ etsen olmaz mıydı?»” (Bkz. Müslim, Zikir, 23/2688; Tirmizî, Deavât, 71/3487)

Yâ Rabbi! Biz, Habîb-i Edîbin Muhammed Mustafâ -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in senden istediği her şeyi istiyor ve sana sığındığı her şeyden biz de sana sığınıyoruz. Ya Rabbi!.. Bizi seçtiğin, sevdiğin kendilerine maddî-mânevî ihsanlarda bulunduğun nîmet ehlinin yolundan ayırma!.. Bizi, sadece seni bilen, sana el açan, senden yardım bekleyen hakîkî mümin kullarından eyle!.. Bizim hayırlı duâlarımızı merhamet ve lütfunla kabul buyur!.. Bize dünyada da iyilik ve güzellik ihsân eyle, âhirette de!.. Bizi cehennem azabından koru!..

Âmîn!..


Creative Commons Lisansı
Bu eser Creative Commons Alıntı-Gayriticari-Türetilemez 4.0 Uluslararası Lisansı ile lisanslanmıştır. DMCA.com Protection Status